Başlıklar
Bölgemizden-Türkiye'den-Dünya'dan Haber Yorum
18 Aralik 2007 Rıza Zelyut
Fazıl Say örtülerini çekti

Şu Müslüman geçinenlerin üslubuna biraz dikket edin. Göreceksiniz ki bunların çoğunun Müslümanlığı ile Hazreti Muhammed'in getirdiği dinin ilişkisi çok zayıf. Peygamberimiz; İslam dinini güzel ahlak olarak tanımlamış; bunu da 'Başkasına eliyle ve diliyle zarar vermemektir.' biçiminde özetlemiştir.
Basında Müslüman gözükenler ise elleriyle ve dilleriyle çevreye pislik saçmaktadırlar.
Dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say'ın arkasından söyledikleri, bu durumu gösteren örneklerden birisi oldu.
Fazıl Say, Türkiye'nin üstüne çekilen şu karanlık örtünün farkına vardı ve sözleriyle bu örtüyü araladı.
Önce; 'Tüm bakan eşleri türbanlı. Türkiye'de İslamcılar güç kazandı; yaşamak zorlaştı; Türkiye'den ayrılmayı düşünüyorum' dedi. Bu açıklamasına kızan AKP yöneticilerinden Dengir Fırat, 'Ayrılırsa üzülecek değiliz.' diye karşılık verdi. Bu cevap; Başbakan Erdoğan'ın Ağustos ayında Hürriyet Yazarı Bekir Coşkun'a söylediği 'Bu memleketten çek git!' sözünü hatırlattı.
Fazıl Say; kendisine gerici kanattan gelen saldırılar üzerine tavrını belirten bir açıklama yayımladı. 'Türkiye'nin karanlığa kaymasına karşıyım' diyen ve çağdaş uygarlık düzeyini amaçlayan bir kültürün insanı olduğunu belirten Say, şunları söyledi:
'Besteci ve piyanist yönümle Avrupa müzik kültürünü temsil etmeme rağmen, kökenim olan Anadolu halk kültüründen kopmadım. Bunu herkes bilir. Bütün eserlerim halk kültürüyle yoğrulmuştur. AB'nin 'Kültürlerarası Diyalog' yılında beni 'elçi' unvanıyla görevlendirmesinin temelinde sanırım bu özelliğim yatar. Bu iktidar bana ve müzik sanatına şimdiye kadar dostça davranmadı. 'Metin Altıok Ağıdı' adlı oratoryom dolayısıyla iktidarın ilk kültür bakanı çeşitli yöntemler kullanarak eserin sansür edilmesini sağladı. Bu olayı hiç unutamıyorum. Müzik sanatını küçümsemenin başta gelen örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanlığı'nın önceki yıl okullarda müzik ve resim derslerinin kaldırılması girişiminde bulunmasıdır. Bizim milli eğitim sistemimizin sanat eğitimi dışlanamaz. Başka bir olumsuz örnek ise Türkiye'nin bugün on bin müzik öğretmeni açığı bulunduğu halde lisans öğrenimini tamamlayan genç müzikçilerimizin öğretmen olmasını önlemek için engeller icat edilmesidir. Bunlar basının ve halkın gözünden kaçmış olabilir, ama benim gözümden kaçmadı.
'Sanatçı, alnında ışığı ilk hissedendir' özdeyişini, 'Sanatçı, karanlığın tehlikesini ilk hissedendir' anlamında da düşünebiliriz. Ortaçağ karanlığı, bütün aydınlarımız gibi beni de kaygılandırıyor. En çok da gelecek kuşaklar için kaygılanıyoruz. Eğer, günün birinde karanlık güçler cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz.'

İŞTE BUNLARIN DÜŞÜNÜRLERİ
Türkiye'deki modern hayat tarzı yerine gerici bir model getirmeye çalışanlar; Fazıl Say gibi önemli bir ismin yaşadığımız gericileşmeyi açığa çıkarmasına çok kızdılar; Fazıl Say'a hakaret etmeye başladılar. Bunların kalemşorlarından olan Abdurrahman Dilipak; 'Cenazeni camiye getirmesinler; ben yaşarken ölme!' diyecek kadar kendinden geçti. Camiyi babasının malı gibi gösteren ve sadece kendisi gibi Arabistlerin ibadethanesi sanan bu kişilerin ileride millete neler yapacağını Dilipak işte böyle ortaya koyuyordu.
Peki AKP'nin yaptıkları karşısında üç maymunları oynamayan Fazıl Say'a saldıranlar; 'Türkler 1 milyon Ermeni'yi 30 bin Kürt'ü kesti!' diyen Orhan Pamuk'a karşı ne yaptılar?
AKP'liler ve bütün gericiler Pamuk'u alkışladılar. Cumhurbaşkanı Gül, onu birinci konuğu yaptı.
AK'liler ve yandaşları Pamuk'u savunmanın fikir özgürlüğünü savunmak olduğunu söylediler.
Fakat iş, AKP'nin yaptıklarını eleştiren bir başka sanatçıya gelince de gerçek yüzlerini ortaya koydular. Ellerinden gelse Fazıl Say'ı bir kaşık suda boğacaklar.
Fazıl Say; kara örtünün içinde yaşamayı reddetti, diye...
Fazıl Say, Aşık Veysel'in Yunus Emre'nin şiirlerinden ilham alıyor diye...
Fazıl Say, Sivas'ta kara yüzlü kara ruhlu gericilerin yaktığı şair Metin Altıok için beste yaptı diye...
Ey vatandaş, Fazıl Say; sıradan birisi değil.
Onun niçin feryat ettiğini anlarsan; kapımızdaki kara tehlikenin büyüklüğünün farkına varabilirsin.

:: / Yazarımızın 17 Aralık 2007 tarihli  ' YÖK Başkanı suça teşvik ediyor'  'başlıklı yazısı için tıklayınız.

16.12.2007 00:25:00

" Üretime sahip çıkmayan sermaye vatanına sahip çıkmaz. "

Bir Yanda Paranoya Öte Yanda Patoloji

Bülent Esinoğlu'dundan ilgi ile okuyacağınız bir yazı

Türkiye’nin AB’ye üye yapılması projesi bir Amerikan projesidir. Her ne kadar içerideki Tanzimat kafalılar bunun bir Türk projesi olduğunu sansalar da durum bu değildir. AB üyelik projesi Büyük Ortadoğu Projesinin ana unsurudur.
Türkiye’yi AB kapısına bağlamak ve bu süreçte parçalamak.
Bu cümleyi kurduğumuzda bize paranoya demişlerdi.
1876’dan beri oluşturulan Avrupa hayranlığı, yani kolaycı aydınların kolay kurtulma anlayışları bu projelere kültürel destek sağlamıştır.
Tarihte Osmanlı’nın nasıl parçalandığını bilmeyen devlet yöneticilerinin, aydınların bu süreci anlamaları imkansızdır.
Olayı bir demokratikleşme projesi imiş gibi bakarak, masum Türk Halkının haklarının gasp edilmesi projesidir.
AB’ye tam üye yapılmayacağımızı en iyi kim bilir?
Başta ABD bilir.
TÜSİAD bilir.
Medya Baronları bilir.
Ulusal pazarlarımızı Batı tekellerine peşkeş çekenler bilir.
Peki neden hala AB üyeliği gerçekleşecekmiş gibi Türk Halkını kandırmaya çalışırlar. Bu süreç büyük ölçüde yukarda saydığım kesimlerin karlarını artırmaya yaramaktadır. 26 tane dolar milyarderimiz var. Japonya’da dört.
Halk ve devlet borçlanmakta alınan vergiler faizler yolu ile yukarıda belirttiğim kesimlere gitmektedir. Onun için AB üyeliği olacakmış gibi ulusal pazarlarımızı pazarlamaktadırlar.
Peki Batı şimdi neden bütün kapıları kapattı?
Çok açık. Ulusal pazarlarımızın denetimi geri dönüşümü olmaksızın Batı emperyalizmin eline geçti. İç ve dış savaş olmadan ulusal pazarlarımızı onların denetiminden geri alamayız.
Bunu bilen Batı sermayesi TÜSİAD’a sende kim oluyorsun diyor. Fransa meclisinden sahte Ermeni soykırımı yasa tasarısı geçtiğinden bu yana Fransa ile ticaretimiz iki kat artmış. Denetim kimde siz karar verin.
Uzun zaman, ulusal pazarları ve ulusal çıkarları savunanlara paranoyak dediler. Çünkü haklı hiçbir savları yoktu. Yalnızca karlarının esiri oldukları için Batının sinsi projelerine alet oldular.
Batının denetlediği dünya pazarlarının yönetimlerinde söz sahibi olacağını sanan TÜSİAD avuç yalıyor.
Üretim temeline oturmayan işbirlikçi sermaye şimdi, işbirliği yaptığı sermayeye “sen patolojiksin” diyor.
Geçti Borun pazarı sür eşeğini Çin’e.
Nasıl ki ulusal pazarı savunanlara paranoyak sözünün bir geçerliliği yok idi ise, şimdide batı sermayesine patolojik demenin hiçbir geçerliliği yoktur.
Maocular diye sağa sola saldıran TÜSİAD geleceğini artık Çin’de arıyor.
Moskova’ya da onlar gitti, Çin’e Mao’ya da onlar gitti.
Bu sefer bize Çin mallarını pazarlayacaklar.
Üretmek bunların genlerinde yok. Üretime sahip çıkmayan sermaye vatanına sahip çıkmaz.


 

Bülent Esinoğlu

2007-10-20, bulentesinoglu@gmail.com

Biz Henüz Düşmanımızı Belirleyemedik

Düşmansız yaşasak çok iyi de, dünya düşmansız yaşamıyor. Sen düşman olmasan da senin düşmanın oluyor. Yani düşmansız olmak insanın veya milletlerin elinde olan bir şey değil.

Uzunca yıllar bir düşmanımız vardı. Amerika sayesinde SSCB yıllarca düşmanımız oldu.

Neyse anlatmak istediğim iyi düşman, kötü düşman değil.

Türkiye’nin bir tehdit altında olduğunu herkes kabul ediyor. Ama tehdidin nereden geldiği konusunda görüş birliği yok.

Gelin kim kime düşman diyor ona bir bakalım.

Tayyip’e göre düşman PKK’nın üç lideridir. Eğer bunları Amerika teslim ederse mesele bitecek. Amerika Apo’yu Barzani güçlensin diye teslim etti de sanki düşman bitti. Tayyip dağdakilere diyor ki “gelin mecliste siyaset yapın”

Gelelim MHP’ye; MHP için düşman Kürtler. Kürtleri öldürdün mü mesele biter. Olsun Amerika stratejik ortağımız olarak kalıyor ya o yeter.(seçim beyannamesi 211)

CHP’nin düşmanı henüz belirsiz. CHP için olsa olsa İran olabilir. Veya laik olmayan devletler olabilir. Laikliğe sıkışmış kalmış. Başka bir şey, mesela bağımsızlığı görmüyor. AB’ye girersek laiklik garanti olur diye düşünüyor.

Barzani ve PKK için düşman Türk Ordusudur.

Avrupa Birliğinin düşmanı  da Türk Ordusu ve Türk tarihidir. Bu iki unsuru yok ederse Anadolu problemini çözmüş olacaktır.

Amerikanın düşmanı kim derseniz 22 İslam ülkesinin sınırları ve rejimleridir. Bunları hallederse yeni düşmanlar tedarik edecektir.

Türk milleti “yığınakta” hata yapıyor. Daha doğrusu onun önderleri ve aydınları hata yapıyor. Askerlikte çok kullanılan tarihe geçmiş bu deyim şu sıralarda en çok duymamız gereken ifadedir.

Aydınımız ve askerimizin kafasını AB ve Batıya  takması “yığınakta” hatadır.

Yıllarca takip edilen stratejik hata, yani ana hedefte yaptığımız hata aydınımızı ve askerimizi sürpriz düşman ile karşı karşıya getirdi. Gerçi aydınlarımız, önderlerimiz ve ordumuz düşmanın adını açık olarak ifade etmese de, düşman maskesini çıkarmıştır.  Gerçek düşman ne Kürtlerdir, ne Barzani’dir, ne Talabani’dir, ne üç tana PKK lideridir.

Düşman Amerika’dır. Düşman Batıdır. Düşman emperyalizmdir.

Ötekiler şimdilik Amerikanın kullandığı örgütlerdir. Onların işi bitince onları da düşman  ilan eder. Nasıl ki soğuk savaş bitince bize ihtiyacı kalmayınca bizi bölmeyi ilan etti. Onun gibi.

Türkiye’nin birinci işi düşmanını doğru tayin etmesidir. Gerçek düşmanın gösterdiği sahte hedefler ile uğraşırsak mücadeleyi kaybederiz.

Şimdi RTE Amerika’ya gidecek. Aman bizi bölmeyin diyecek. İçerde halk ayaklandı PKK meselesi Amerika ile olan dostluğumuzu bozuyor. Bunu çözelim. Bush, RTE’nin eline yapılacaklar listesini tutuşturacak. Tarih 10 Kasım olacak.

5 Kasım 2007’ ye kadar her şey askıda olacak. Bu süre içinde Türk kalkının sinirleri biraz yumuşayacak. Bu süre içinde taktik gereği PKK insan öldürmeyecek. Böylece Türk halkının gazı alınmış olacak. Yağma devam edecek, Tekelin geriye kalan fabrikaları yabancılara satılacak. Tekrar aynı konuya döneceğiz. Bu sefer zaman kazanacak başka süreçler gündeme getirilecek. Halka bezginlik gelecek. Belli bir süreden sonra ya verelim de bitsin dedirtilecek.

RTE’nin dolaylı tutumu bu ama Amerika’nın acelesi var. Bir an evvel Irak’ın kuzeyinde meydana gelen oluşumu devlet olarak ilan edip, kuvvetlerinin bir kısmını çekmek istiyor.

Bu hesapların hepsi yanlış. Türk Halkı kimsenin beklemediği kadar diri çıktı. Medya narkozu artık kar etmiyor.

HUKUKÇULARA "VATAN SAVUNMASI" ÇAĞRISI
Salı, 16 Ekim 2007
Artan terör olayları ve Amerika'nın Sözde Ermeni Soykırımı tasarını kabul etmesi, hukukçuları harekete geçirdi. Yayın hayatına Mayıs'ta başlayan 16 Mayıs Ulusal Hukuk ve Tavır Dergisi başta Türkiye Barolar
Birliği olmak üzere bütün hukukçulara vatan savunması çağrısı yaptı.

16 Mayıs Ulusal Hukuk ve Tavır Dergisi'nden yapılan açıklamada Amerikan destekli terör olayları ile Sözde Ermeni Soykırımı iddialarının Türkiye'nin toprak bütünlüğünü hedef aldığı belirtildi.
Türkiye'nin emperyalizme karşı savaşarak kurulduğu hatırlatılan açıklamada şöyle denildi:

"Başta Türkiye Barolar Birliği olmak üzere tüm Barolarımızı ve hukuk kuruluşlarımızı, bağımsızlığımıza, egemenliğimize ve toprak bütünlüğümüze yönelik bu tehditlere karşı tavır almaya, vatan savunmasında hukukçulara önderlik görevini yerine getirmeye çağırıyoruz."

(Cumhuriyet-27 Nisan 07)

Oktay Ek'inci

"HAYIR"CILARIN GURURU

Genel seçimlerde oyumu CHP'ye vermeme rağmen, referandum için
Baykal'ın "sorumluluğunu üstlenmeyin" diyerek yaptığı "sandığa gitmeyin"
çağrısına "uymayanlar"danım.

Üstelik o günümü ayırdığım ve çok önemsediğim bir zamanımı
keserek, mührümü, gidip oy pusulasının hayır bölümüne ve adeta göstere
göstere bastım.

Türkiye'de "ABD'ye uyumlu" bir başkanlık sistemine geçilmesini
hedefleyen bu sözde demokrasi oyunu karşısında, CHP liderinin istediği gibi
"önemsemeyen"lerin değil açıkça "hayır" diyenlerin arasında olmak, yaşamımın
en onurlu anıları arasında yer alacak.

Çünkü, öncelikle şu "halka soralım" kandırmasına bu ülkede
"kanma"yanların bulunduğunu kanıtlamak ne kadar da gurur vericiydi. Hele,
sol ya da sosyal demokrasi adına, dünyada eşi görülmemiş ve her yönüyle akıl
dışı bir "oy kullanmayın" sözüne de kapılmamak, belki de artık "yaşamsal bir
duruş"un gereğiydi.

Bu nedenle fikrimi soran herkese, hatta sormayanlara bile
"sandığa gidin ve hayır deyin" dedim. "Ama ya Baykal? Ya CHP kurmayları?.."
tereddüdü içindekilere de direttim; "Onlara da artık hayır deyin."

Sonuçta tüm katılanların yüzde 31'i, yani "hayır" diyebilen
bilinç ve yürekteki "9 milyon" yurtsever arasında yer aldığımı görünce,
yüzümün halini de keşke belgeleyip saklayabilseydim.

Hem buğulanan, hem pırıldayan gözler; hem asık, hem umutlu bir
yüz; nasıl olabilir? Bir yandan ABD destekli ırkçı ve ayrılıkçı terörün
acımasız katliamına yanan yüreğin acısı; öbür yandan Baykal'ı da artık
"umursamama"yı içeren "hayır"ların yüzde 67 oy kullananlar arasındaki yüzde
30'u geçen oranına, çekingen bir tebessüm.

Bir yandan TBMM'den "tezkere" (izin) almalarına rağmen "ABD
tezkeresi"ni bekledikleri için, onca evladın yitirilmesine bile hâlâ
eveleyip geveleyen sözde demokrasi kahramanlarına yakıştırabildiğimiz
"yazılamaz" nitelemeler. bir yandan da onlara hayır diyen 9 milyon
insanımıza duyduğumuz hayranlığın "yazılabilir" sözleri.

İşte, aynı gün yaşanan bu ikilemin yarattığı "hüzünlü gülümseme"
, 22 Temmuz'daki oy oranlarının da anımsanmasının ürünü.

"Referanduma gitmeyin" diyebilen bir anlayışın seçimlerde yüzde
20'de kalması; "inadına" giderek "hayır" deme bilincinin ise yüzde 30
olması. bu en az bu yüzde 50'lik artış, cumhuriyet sevdalılarının "asıl
muhalefet beklentileri"ni de göstermiyor mu?

Eminim ki eğer CHP, "hayır"ın önderliğini üstlenebilecek, hatta
örgütlenmesini yapacak bir duyarlılıkla yönetilebilseydi; referandumun
sonucu çok daha "cumhuriyetten ve halktan yana" olacaktı.

"DERİN" DEMOKRASİ

Düşünsenize, belki de dünyada ilk kez, yine tam 9 milyon kişi,
yani bir Yunanistan nüfusu kadar yetişkin insan, "cumhurbaşkanını sen seç"
diye halka adeta lütuf bağışlarcasına kasılanların o donuk ve hesaplı
kitaplı gözlerinin içine baka baka "hayır" diyebildi.

Çünkü halktan "evet" oyu isteyenlerin, bunu gerçekten demokrasi
için değil, geleceğin "Ilımlı İslam Devleti Başkanlığı"na hazırlanmak için
önemsediklerini çok iyi biliyorlar.

Böylesine bir "derin demokrasi" dersi dünyada görülmedi. Tarihe
belki de "takiyye referandumu" olarak geçecek bir halk oylamasının ipliği
"kendi seçme hakkını kısıtlama pahasına bilinçli ve gerçek demokrasiyi
savunan"larca pazara çıkarıldı.

Şimdi sormalı; "Cumhurbaşkanı, halkın sadece bir kesiminin
oyuyla belirlenemez. Bu yöntem "cumhur"un cumhurbaşkanını asla seçtirmez. O
nedenle benim oyumla değil, hepimizin parlamentodaki temsilcilerinin en
geniş uzlaşmasıyla seçilecek bir cumhurbaşkanı istiyorum." diyen 9 milyon
kişinin, bu üstün demokrasi bilinci neden bu ülkeyi yönetemiyor?

Kimsecikler bunu sormasa bile, "Cumhurbaşkanını ben seçmek istemiyorum"
diyerek, Çankaya'da tüm ulusun temsiliyetine özen gösteren bir çağdaş
demokratik cumhuriyeti savunmanın "erdem"ini insanlığa gösterenlere "helal
olsun".


Musa Kart'a "derin" hayranlığımla...

   

Prof. Müntaz Soysal

İlk Kurşun Gazetesi

Toplum Diktası

Bugnlerde, gereksiz, daha doğrusu zamansız anayasa tartışmaları dolayısıyla dillerde dolaşan ve dolaştırılan söz şu:

“1982 metni bireye karşı devleti korumak için askerlerce yazdırılmıştı; bizler bireyi devlete karşı korumak için özgürlükçü bir sivil anayasa yapıyoruz”.

Anayasanın şimdiye kadar geçirdiği değişiklikler, özellikle 1995′tekiler, bu düşünceyi büyük ölçüde çürütmüş ve haklarla özgürlükler faslı hayli genişletilmiş olsa bile, zihinlere tam açıklık getirmek için yine de birtakım kavramların doğru bilinmesi gerekiyor. Çünkü, toplumdaki büyük kandırmacalar hep kavramsal sahtekârlıklarla sürdürülür.

Doğru düşünce yolculuğu şu noktadan başlamalıdır: Evet, demokrasi çoğunluğun yönetimidir; ama azınlığın ezilmesi, korumasız ve haksız bırakılması demek de değildir. Çoğunluğun iradesini “ulusal irade” diye alıp her şeyi sınırsızca yapmaya kalkışmanın adı demokrasi olamaz.

En önemli sakınca, özellikle İslam gibi yalnız öbür dünyayı değil, bu dünyayı da her şeyiyle kapsayan bir inancın egemen olduğu toplumlarda inançlarını bütünüyle yaşamak isteyenlerle her alanda kısmen ya da az ölçüde yaşamak isteyenler arasındaki dengeleri hakça ve insanca kurabilme güçlüğüdür.

Küçük provalar her yıl daha çok ramazan ayında yaşanır.

Güçlüğün tehlike işareti veren yanı, inanç bütünlükçülerinin ahiret korkusuyla birlikte devlet gücünü de arkalarında görmeye başlamalarıdır.

Bu güç, her zaman Suudi Arabistan’da olduğu gibi sopa zoruyla insanları ibadetin çeşitli uygulamalarına zorlama biçiminde belirmez. Ağırdan ağıra su yüzüne çıkan ilk belirti, devlet kurallarının yaygın inancın gereklerine göre sessizce ve kendiliğinden ayarlanmasıdır. İftar saati yaklaşırken vergi dairelerinin ya da gümrük kapılarının çalışamaz duruma gelmesi gibi. Bayram tatillerinin de inançlara göre ayarlanması herkesi memnun eder de, aynı uygulama devletin çalışma saatlerine de sıçrayınca ne gibi sakıncaların doğabileceğini son mesai saatinde vergi yatırmak ya da sınır kapısından girmek zorunda kalmış vatandaşlara sormak gerekir.

Bu sessiz ve kendiliğinden ayarlanma böyle durumlarla sınırlı kalsa yine iyi. Ama, kalmaz ve çarşılara, okullara, öğrenci yurtlarına ve özel yaşamların çeşitli alanlarına, hatta komşu ev içlerine sıçrar. Zamanla, yasaların gücüne sahip devletin bu alandaki yaptırımsızlığı kaba güç sahiplerinin zaptiyeliğini büsbütün azdırır. Sonrası, her ramazanda yaşanan zorbalıklar, kavgalar, dövüşler, hatta cinayetlerdir.

“Dinde zorlama olmaz” sözü ne kadar sık tekrarlanırsa tekrarlansın.

İşlerine ve ilişkilerine uygun düştüğü için böyle durumları sadece “mahalle baskısı” yavanlığıyla açıklamayı yeterli bulanlar, bu korkunç toplum diktasını seyreden, hatta memnun olup resmi kurumlarda alttan alta teşvik eden iktidar sahipleriyle ve okyanus ötelerindeki ağababalarıyla iyi geçinmeyi tercih ederler.

Cumhuriyet, asıl bu sinsi ve ciddi tehlikenin tehdidi altındadır.

EVRİM KAYA- CUMHURİYET


03.10.2007 09:31:00

İstanbul'da milli eğitim müdürlüklerinde "talep olmadığı iddiasıyla" öğle yemeği kaldırıldı.

İstanbul'da Üsküdar, Beykoz, Ümraniye ve Kadıköy ilçe milli eğitim müdürlüklerinde "talep olmadığı iddiasıyla" öğle yemeği kaldırıldı. Müdürlüklerde oruç tutmayanlar için herhangi bir düzenleme yapılmadı. Eğitim-Sen 2 No'lu Şube Başkanı Toprak, "AKP'nin baskısı milli eğitim müdürlükleriyle devam ediyor, çalışanlar oruç tutmaya zorlanıyor" dedi.

Ramazan nedeniye uygulanan baskılara her gün bir yenisi ekleniyor. İstanbul'da Üsküdar, Beykoz, Ümraniye ve Kadıköy İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri'nde öğle yemekleri kaldırıldı. İlçe Milli Eğitim müdürleri söz konusu uygulamaya "talep olmadığı için" gidildiğini savundu. Eğitim-Sen 2 No'lu Şube Başkanı Hasan Toprak, "Yandaş atamalarıyla işe başlayan AKP, ilköğretim okullarına kadar indirdiği baskıya İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri'yle devam ediyor, çalışanlar oruç tutmaya zorlanıyor" dedi.

Yemekhane ve mutfakların kapatıldığı müdürlüklerde oruç tutmayanlar içinse herhangi bir düzenleme yapılmadı. Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürü Saadettin Gül, ramazan ayı gelmeden önce yazılı bir dilekçeyle personelden "oruç tutup tutmayacakları konusunda" bilgi aldıklarını ve oruç tutmayanların sayısının az olması nedeniyle böyle bir uygulamaya gittiklerini söyledi. Gül, "Yemek isteyen sadece dört kişi vardı, hizmeti sağlayan şirketle görüştük 4 kişi için gelemeyeceklerini söylediler. Yemek yemek isteyen evinden getirir yer" dedi. Personelin "yemek isteğini" dilekçede belirtmekten çekinmiş olup olamayacağını sorduğumuz Gül, "Vatandaş elinde sigarayla dolaşmaya çekinmiyor da 'yemek istiyorum' demeye mi çekinecek" diye konuştu.

Kadıköy'de İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini vekâleten yürüten Mehmet Akgül ise uygulamada kasıt olmadığını söyledi. Geçen yıllarda mutfağın kapatılmadığını kaydeden Akgül şunları söyledi:

"Bu yıl böyle bir talep olmadı. Mutfağımızı da bakıma aldık zaten. Geçen yıl mutfak açıktı. Oruç tutmayan zaten 10-15 kişi. Bu arkadaşları belki de atladık. Kesinlikle art niyetimiz yok" dedi.

Beykoz İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri ise yemekhanelerinin zaten olmadığını, ancak "bir kurumdan bedelsiz olarak gelen" öğle yemeğinin kurum tarafından ramazan başından bu yana gönderilmediğini söylediler. Yetkililer, "Zaten yemek talebi de olmadı" dediler.

Ümraniye İlçe Milli Eğitim Müdürü İlyas Tekin ise ilçede bu yönde bir sorun olmadığını belirterek "Ahenkli ve uyumlu bir ekibiz. Çalışanların çoğu oruç tutuyor, tutmayan sayısı az. Bize dışarıdan yemek geliyor. Az kişi olduğu için yemek şirketi 'maliyeti karşılamaz' diyerek böyle bir uygulamaya gitti. Biz yıllardır ne oruç tutana ne de tutmaya bir şey demeyiz" diye konuştu.

'Oruç tut baskısı'

Eğitim-Sen 2 No'lu Şube Başkanı Hasan Toprak, yapılanları AKP zihniyetinin bir yansıması olarak değerlendirdi. Toprak, "Günlerdir ülke gündeminden düşmeyen 'mahalle baskısı' nın en güzel örneklerinden birisi de İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri'nde yaşananlardır. Yandaş atamalarıyla işe başlayan AKP, ilköğretim okullarına kadar indirdiği baskıya İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri'yle devam ediyor. Çalışanlar oruç tutmaya zorlanıyor" diye konuştu.


Rıza Zelyut


Cumhuriyet'e karşı darbe geliyor

Yeni Anayasa taslağında Türk yerine Vatandaş ifadesi getiriliyor!

1982 Anayasası'nda "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." ifadesi din, ırk ve dil ayrımını ortadan kaldırmak için "Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır" ifadesi getiriliyor.

BEDRI BAYKAM'IN 11 EYLUL 2007 TARIHLI CUMHURIYET MAKALESI EKTEDIR 

 

AKP Rejim Darbesi Peşinde!

TÜSİAD’ın Cuma günkü demeçlerini okuduğumda güleyim mi, yoksa ağlayayım mı bilemedim. İyi de, seçimlerden önce Gül’e her türlü onayı verip, AKP’yi tek parti diktasına taşırken aklınız neredeydi? 2002’den beri “değiştim”(!) diyen AKP iktidarının her yobaz hamlesi apaçık ortadayken, bugünkü hangi atamaları, hangi anti-laik uygulamaları, hangi “anayasal darbe hazırlıkları” sizi şaşırtabilir ki? Lütfen kendinize karşı biraz dürüst olun ve hiç olmazsa hata yaptıysanız, “hata yapmışız, çıkarlarımız öyle gerektiriyor sanmıştık” deyin. Dün tüm yeşil ışıkları yakıp sözde istikrar (!) uğruna arzu ettiğiniz dikta rejimine, tüm uyarılarımıza karşın kavuştuktan sonra, bu hükümete “Size 6 ay süre tanıdık” demeniz çok havada kalıyor. Ne yapacaksınız? 6 ay sonra, Erdoğan veya Gül’ü görevden mi alabileceksiniz??? Hem size şu soruyu yöneltmezler mi: Orhan Pamuk konusunda o kadar hassastınız. Emin Çölaşan konusundaki umursamazlığınızla mı savunduğunuzu söylediğiniz değerler ayakta kalacak? Büyük gazetelerde, gerçek araştırmacı gazeteciliği öldürüp iki buçuk “fıkra yazarı” ile mi yobazlığın ahtapot kolları ile baş edebileceksiniz? Cevabı da hemen verelim: Hayır, yobazlıkla böyle baş edemezsiniz. Çok daha cesur, çok daha ödünsüz olmanız ve oportünizmin çıkar hesaplarını hızla terk etmeniz gerekecek. Bu özverilere hazır mısınız?

 

Evet, başlıkta okuduğunuz cümle, aynen gerçeği ifade ediyor: AKP rejim darbesi peşinde. Anayasaya getirmeye çalıştıkları her değişiklik, bunu kanıtlıyor. Normal bir seçim kazanarak iktidara gelen bu parti, İslami darbe yapmışçasına, var olan Anayasanın ruhuna tecavüz edecek yetkiyi kimden alıyor, sorulmaya değer. Cumartesi günü Cumhuriyet’te yayınlanan taslak aynen tahmin ettiğimiz gibi tam bir İslami Cumhuriyet’e geçişin ara nameleri. LÜTFEN BU DURUMA DA UYUM GÖSTERİP, CILIZ PROTESTOLAR ARASINDA “ALIŞMAYIN”…

 

Aylardır Gül ve Erdoğan’ın laiklik tanımlamalarının bizlerin ve Anayasamızın tanıdığı laiklikle, hiçbir alakası olmadığını yazıp duruyoruz. Nihayet baklayı ağızlarından çıkarıp işi resmiyete döktüler. Onlara göre laiklik “din ve vicdan hürriyetine sahip olan bireylerin bu hürriyeti kullanarak kendi inanç dünyalarını belirleme ve onun gereklerine göre yaşama konusunda güvence sağlayan bir ilkedir”. Bu da yetmemiş, “Temel hak ve özgürlüklerin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve laik Cumhuriyet’in gereklerine göre kısıtlanabileceği” hükmü kaldırılıyor. Ama durun bu da yetmemiş! Din ve inanç hürriyeti hakkı “tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim ve uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama ve bunları değiştirebilme hürriyetini” de kapsayacakmış! Tercümesi mi? Bir kentin merkez meydanında tarikat boru çaldığı anda 500 bin mümin “alenen” yan sokaktaki küçük camiden yollara ve meydanlara taşarak gövde gösterisi olarak ibadet edebilir, toplu ayin yapabilir. (Bakın zikir filan da yaparlarsa, çevreden geçen rockçular da şaşırıp festival sanıp katılırlarsa hiç şaşırmam!)

 

Türban mı? Tabii ki “kılık-kıyafet serbestisi” ile üniversitelerde önü toptan olarak açılmaya çalışılıyor.

 

“Atatürkçülük” her noktada tırpan yerken eğitim ve öğretimin “Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda yapılacağı” ilkesi de tabii kaldırılıyor. Eh buna da şaşmamak lazım. Herhalde toplu ayinlerin pek yakında üniversite bahçelerine taşacağı bir ortamda, ana konumuz artık Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe olmayacak! İyi, hiç olmazsa riya ve çelişkiye bir sınırlama getiriliyor (!) Bu arada en önemliyi, en sona sakladım: Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri bile tabii bu değişimden nasiplenmişler! İkinci, üçüncü madde… Bu da herhalde yapılanın gözü kara bir rejim darbesi olduğunu, dostun düşmanın gözüne sokarak kanıtlamak için!!!

 

Yapılmaya çalışılan darbe kadar işin ağır gelen kısmı, bu kadar aşağılanarak bu müsamere oyununa alet olmak, beyinsiz muamelesi görmek. Hani o meşhur cümle var ya, liberal demokratların ağzına sakız yaptığı “Hiç demokratik bir rejimde ordu, siyasete karışır mı, bulaşır mı, ne kadar ayıp” sözleri var ya! Onun bir de şöyle devamı var: Bir ülkede, siyasette hiç yeri olmayan bir din olgusu, siyasete boğazına kadar batarsa, o zaman Ordu’nun da paçaları sıvayarak hiç olmazsa dizine kadar işe girmesi kaçınılmazdır. Orduya, her ağzını açtığında saldırıp, din üzerinden laik demokrasiye ve nihayet anayasamıza yapılan bu “nihai” saldırıyı görmezden gelmek, gaflet değil ihanet ve işbirlikçiliktir. Bu yoz ortamda Ordunun getirdiği dengeye ve bu gerilimlerde onu destekleyenlere “militarist” diyebilecek kadar pusulayı şaşıranlar, hemen bir ayna bulup kendi mollacılıklarını ve katıksız şeriatçılığın borazanı haline gelişlerini tespit etmek durumundadırlar!

Rıza Zelyut
Cumhuriyet'e karşı darbe geliyor
Başbakan Tayyip Erdoğan, büyük sosyolog edasıyla, 'Türk demeyelim, Türkiyeli diyelim' dediğinde, İmralı'daki Abdullah Öcalan, hemen takdirlerini sundu: 'Ben de Başbakan gibi düşünüyorum!' dedi.
Hedef bellidir: Avrasya'da Japon Denizi'nden Karpatlara, Cezayir -Mısır-Afganistan-Hindistan'dan Çin'e kadar uzanan geniş coğrafyada dünyaya en az 3 bin sene düzen vermiş olan büyük Türk kimliğini sıradanlaştırmak.
Bunun için, önce Başbakanlık bir rapor hazırlattı: Raporu hazırlayan AB'ci profesörler; Avrupa emperyalizminin sömürge alanlarını ayrıştırmak üzere imal ettiği sosyolojik terimlerle Türkiye'yi açıklamaya kalkışıyorlardı. Bu yüzden de Avrupa'nın 2 bin senedir düşman olduğu Türk kimliğine karşı çıkılıyordu. Kimlik sorununu aşmak için de tarihte, imparatorluklar kurmuş olan Türk milleti ile onun yönetimi altına girmiş küçük etnik yapıları aynı düzeye indirmek öneriliyordu.

FARKLILIKTAN AYRILIĞA
İlk amaç; yüzlerce kavimden oluşan Türk milleti ile Kürt kavmini eşitlemek; sonra da bu kavme bağımsız olma hakkını vermek idi.
Batı kaynaklı 'çokkültürlülük' terimi ile, aslında Türkiye'deki farklılıklar; 'ayrılıklar' haline getirilmek isteniyordu. Şu an yapılmak istenilen anayasa değişikliğinin gizli niyeti de budur: Farklılığı ayrılık haline getirmekÖ Kürtlerle ilgili taleplerin, dayatmaların özü budur.
Bu oyun 19. yüzyılda Avrupa emperyalizminin kurduğu bir tuzağın yansımasıdır. Avrupa, kendisi, etnik yapılarını birleştirip ondan milli devlet yarattı. Şimdi de bu milli devletleri bile birleştirerek Avrupa Birliği'ni meydana getirdi.
Yani, Avrupalı bilim adamlarının icat ettiği çok kültürlülük, Avrupa'da devletleri parçalayan bir niteliğe evrilmedi. Bu oyun, Osmanlı İmparatorluğu'nu ufalamak için kullanıldı. Şimdi sıra Türkiye'ye geldi.

ÜÇLÜ ÇETE
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Mustafa Kemal; bu devleti kuran iradenin tarihteki büyük Türk kimliği olduğunu biliyordu. Bu yüzden kurucu kimlik halindeki kendi milletine Türk milleti dedi. O zamana kadar dışlanan Türk milletini, Kemal Atatürk getirip yeniden merkeze yerleştirmişti. Bunu yaparken gericiliğe ve batılı Hıristiyan emperyalizmine karşı mücadele vermişti. Azınlıkların bölücü etkisini de kırmıştı.
Şimdi; batılı emperyalizm; liberal demokrasi adı altında, Osmanlı gericiliği el ele vererek, bölücüleri tehdit unsuru olarak kullanıyor. Amaç; Kemal Paşa'nın o Türk'ünü yeniden merkezden atmaktır.
Amerika tarafından güdülen Ajan İslam'ın (Ilımlı diye gösterilen Amerikancı İslam, Muhammetsiz İslam) adamları, yemin billah ederek Türk'e saldırıyorlar. Bunları, din adına yapıyorlar. Bölücü/şovenist Kürtçüler; kendi kavmi niteliklerini Türk'le tartmaya uğraşıyorlar; Millete silah çekiyorlar. Tabii 2. Cumhuriyetçi denilen işbirlikçi sermaye aydınlarının katkısıylaÖ
Çete şimdi saldırısına yeni bir şekil verdi: Anayasa değişikliği
Bu anayasa değişikliğinin temel amacı, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik niteliğini., çağdaş niteliğini, Türk niteliğini değiştirmektir. Ergun Özbudun adlı bir AB'ci/Sorosçu profesöre kapalı kapılar arkasında hazırlatılan taslaktan sızanlar; tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor: Türkiye Cumhuriyeti'nin savunma mekanizmalarını birer birer kırmak ve Atatürk Türkiyesi'ni anayasa değişikliği ile yok etmek.
Buradan ilan ediyorum: AKP; Millet Meclisi eliyle darbe yapmaya hazırlanmaktadır.
Türkiye'de askeri darbe değil sivil darbe hazırlıkları sürdürülüyor.
MHP DE TAMAM
Bu süreçte AKP, MHP'yi etkisizleştirmiş gözüküyor. Çünkü, MHP Lideri Devlet Bahçeli, artık Başbakan Erdoğan karşısında temenna eder konuma gelmiştir. Zaten; Sayın Bahçeli; yaptığı Türklük tanımında, ne olduğu belli olmayan; tarihinden ve coğrafyasından söz edilmeyen; etnik niteliği hiç mi hiç belirtilmeyen bir Türk'ten söz etmiştir. Buna da Ilımlı Türkçülük demek gerekecektir.
TBMM kullanılarak yapılmak istenilen darbeye direnecek tek siyasi güç olarak CHP kalmıştır. CHP; Atatürk'ün mirasına sahip çıkarken, aslında tarihteki büyük Türk kimliğine de sahip çıkmaktadır. İşte bu yüzden Kürt şovenistleri, CHP'ye ve onun lideri Baykal'a düşmandırlar. Bu yüzdendir ki Ajan İslamın çocukları ve liberal yamyamlar Baykal kalesini düşürmeye çabalamaktadırlar. Baykal'ın büyük günahı, Atatürk mirasına sahip çıkmaktır.
Şimdi CHP'ye daha büyük görev düşmektedir. CHP'liler unutmasınlar ki, bu mücadelede, CHP'nin yanındaki insan sayısı AKP'nin yanındaki işbirlikçi ve çıkarcı takımından kat kat fazla olacaktır.

Emre Kongar

Dinci Oligarşiye Geçişin Aşamaları


CUMHURİYET Gazetesi

Dinci Oligarşiye Geçişin Aşamaları

Yazara e-posta Gönderin

Türkiye Cumhuriyeti'nin Çok Partili Rejim 'e geçişi, 1946'da yapılan genel seçimlerle resmen onaylandı.

Bu tarihten itibaren, 60 yıllık süre içinde rejim, yavaş yavaş, adım adım, tedricen, Dinci Oligarşi 'ye doğru yol aldı.

Bugün gelinen noktadaki korkutucu gerçek, artık ülkemizde Çok Partili Rejim 'in tümüyle yozlaştırılmış ve Demokrasi 'den çok uzaklaşmış olmasıdır.

Türkiye'de Demokrasi dediğimiz rejim, günümüzde zaten, çoğunluk diktatörlüğüne, yağmacılığa ve Liderler Oligarşisi 'ne dayalı, dışa bağımlı, garip bir kimliğe bürünmüştür.

Rejimimiz, anayasamızda yazdığı gibi, "Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" kimliğini tam oturtmuş olsa, ne dincilik bir tehlike oluşturabilirdi, ne de Dinci Oligarşi iktidara gelebilirdi.

Türkiye'nin önündeki Dinci Oligarşi tehdidinin gerçekliği ve büyüklüğü, bu oligarşiye, gerçek bir Demokrasi 'den değil, zaten oligarşik niteliğe dönüşmüş bir başka yapıdan geçiyor oluşumuzdan kaynaklanmaktadır.

Gerçek bir Demokrasi 'den, ne türlü olursa olsun bir oligarşiye, hele Dinci Oligarşi 'ye geçiş daha zordur.

Batı'da Dinci Oligarşi tehlikesinin söz konusu olmayışı bundan dolayıdır.

Oysa bir oligarşiden başka bir oligarşiye geçiş daha kolaydır.

Çünkü rejim zaten oligarşiktir, bütün yapılacak iş bunun temellerini dinciliğe kaydırmaktır.

***

Türkiye'de Çok Partili Rejim 'in Dinci Oligarşi 'ye dönüşme süreci, kimi zaman birbirini izleyen, kimi zaman da birbirinin içine geçen şu aşamalardan oluşuyor:

Çoğunluk diktatörlüğü.

Yağmacı düzen.

Liderler Oligarşisi.

Dışa bağımlılık.

Dinci iktidar.

Dinci Oligarşi'nin kurumlaşması.

Bu aşamalar üç dönemde gerçekleşti.

Birinci dönemde, Çok Partili Rejim , Demokrat Parti'nin iktidarında, Demokrasi 'ye doğru evrimleşeceğine, Çoğunluk Diktatörlüğü 'ne dönüştü.

Böylece birinci aşama da, ortaya çıktı.

Tabii aynı anda, yağmacılığın, Liderler Oligarşisi 'nin ve dışa bağımlılığın da tohumları atılıyordu.

İkinci dönemde, 1965'ten sonra gelen iktidarlar zamanında, rejim, hem yağmacılık hem de lider sultası çizgisinde evrimleşti.

Çok Partili Rejim artık, yağmacı bir ilişkiler yumağına ve Liderler Oligarşisi Düzenine dönüşmüştü.

Bu sırada dışa bağımlılık iyice gelişti.

Aynı süreç içinde Dinci Oligarşi 'nin tohumları da yeşermeye başlamıştı.

Böylece ikinci, üçüncü ve dördüncü aşamalar eşzamanlı olarak gelişti.

Üçüncü dönem 1980 darbesi ile yaşandı. Bu darbe sonucunda iktidara gelen Evren-Özal ikilisi, yağmacı düzeni, Liderler Oligarşisi 'ni ve dışa bağımlılığı iyice kurumlaştırdı , Dinci Oligarşi'nin filizlenen tohumlarını daha da büyüttü.

Dördüncü dönem, 2002 seçimleriyle başladı.

Bu dönemde, beşinci aşama olan Dinci Oligarşi'nin iktidarı vücut buldu.

Şimdi, 22 Temmuz 2007 seçimleri ve 28 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, iktidardaki Dinci Oligarşi'nin kurumlaşması başladı.

Bundan sonra çok daha hızlı ve açık bir biçimde bu oligarşinin kurumlaşma çabalarına tanık olacağız.

Başta anayasa olmak kaydıyla tüm yasalar, yönetmelikler Dinci Oligarşi 'nin önünü açacak biçimde değiştirilecek.

Tüm hükümet, devlet ve yerel yönetim kadroları dinci cemaat mensupları tarafından doldurulacak.

Tabii bu arada yargı ve üniversiteler de ihmal edilmeyecek.

Medya buna göre yeniden yapılandırılacak.

Sermaye el değiştirecek, iç ve dış kaynaklı dinci sermaye piyasalara egemen olacak.

Toplumsal yaşam da "mahalle baskısı" ile denetim altına alınacak; tesettür, haremlik-selamlık ve benzeri uygulamalar yaygınlaşacak.

***

Tabii zaman içinde bu Dinci Oligarşi kurumlaşmasının da diyalektik tepkileri oluşacak.

Onları da hep birlikte izleyeceğiz.

Söğütte Osmanlı Yeniden Kuruldu

Mehmet Dalmaz - Temizeller

Söğütte Osmanlı Yeniden Kuruldu

Mehmet Dalmaz - Temizeller

 

Dün söğüt şenlikleri vardı!


Geçen yıl olduğu gibi, vatan severlerle vatan satarlar yine bir aradaydı!!

Bir ben yoktum orada. Sonra neden olacaktım’ki!! Bahçeli ile RTE’nin cakalarını mı seyredecektim??


Kesinlikle hayır, etmeye tahammül edemezdim!!


İp atmayla, ipten atlatma numarasını iyi bildiğim için, o sularda gezmeyi kendime
yediremem!!

Bir diğer şekli ile orda olan MHP’lilerinde yerinde olmak istemezdim!!

Sebebi ortada.

Vatan satan birisinin, vatan sever geçinen birisi tarafından elinin sıkılmasıydı!!

Ben o eli sıkmazdım,bunada kimse siyasi terbiyesizlik diyemezdi!!

Çünkü sıkmaktan imtina etmediği el!

Benim vatanımı satan eldi!!

Benim geçmişimi satan eldi!!

Çocuklarımın geleceğini çalan eldi!!

MHP’nin tabanına gelince....yıllarca çırpınmış birisi olarak,laf söylemem mümkün değildir,ülke sevdalısı olduklarından zerre kadar kuşkum ve kaygım yoktur!!


Ama bu gün MHP’nin yönetim kadrosu, bundan önceki dönemde de göstermiştir ki, tabanla yüzde yüz zıttır!!


Cumhur başkalığındaki tutumları ile söğütteki el sıkışmalarıda, bunun göstergesidir.

RTE’ nasıl Türk milletini aldattı ise, Devlet bahçelide en o kadar MHP’ye milliyetçi düşünenleri aldatmış ve satmıştır!!


YENİDEN OSMANLI DALAVERESİ!!


Türk devleti olarak kurulup ta, Türk’ü yok sayan,Türkü hakir gören kan evsafı bozulmuş sadece adı Osmanlı kalmış, bir grubun kuruluşunu kutluyorlardı!!;

Bunu kutlamak, ihanet şebekeleri için en normal, hatta ahde vefa örneğiydi.ama Türk için öylemiydi??


Kesinlikle hayır!

Osmanlıda Türkün kimliğine ipotek konmuştu!!k

Osmanlıda TÜRK adı utanılan bir öğe halini almıştı!

Osmanlıda TÜRK kavramları değişmişti!!

Türk yoktu: Müslüman unsurlar vardı!!

Müslümanlarda soy olarak Türk’tü amma ülkeyi idare edenler, nedense Türk kelimesinden şiddetle kaçarlardı.

Sanırım tebaa-ı sadıklarını darıltmak istemezlerdi.

Osmanlıda Türk: kapıkulundan da beterdi!!

Bu günkü gidiş o günün havasına çok uygun düşmekte!

Görünen o ki; Bu günde, O günlere özenen tebaa-ı hainler vardır!!

Görünen oki; Bu günde, O günleri yaşamak isteyen,Türk’ü kimliksizleştirip,soytarı yapmak isteyen. soytarılar vardır!!

MHP’de bu soytarılığa payanda olmaya başladı.

Şimdi aklıma, “ÜMİT ÖZDAĞ’ın” üç yıl önce söylediği geldi!!


Ne demişti “Ümit ÖZDAĞ”

"umarım MHP bu ekiple meclise girmez, ülkenin başına geleceklerden sorumlu olmaz! Çünkü bu ekip, BOP planının bir parçasıdır"

demişti!

Evet tahmin doğru çıktı!!

Bu ekip BOP planının bir parçası.

ABDULLAH GÜL’ÜN” Cumhurbaşkanlığının önünü açması ve Söğüt şenlikleri bunu gösterdi!!


Bahçelininde soyu için, bazı ciddi bilgiler geldi. Günü geldiğinde kesinlikle yazacağım, kimse bundan kuşkuya kapılmasın!

Partinin, yani MHP’nin yumuşama politikasını bundan sonrada sürdüreceğini söyleyen Cihan PACACI, şunu mu demek istedi acaba,

"Biz her tür ihanete çanak tutmaya devamı edeceğiz."


En azından ben böyle algıladım!!

YUMUŞAKLIĞIN Türk halkı arasında kötü bir intiba bıraktığını,bilmeyen varmı dersiniz??

Neden MHP’li yöneticiler illede yumuşak olacağız diye, çırpınıyorlar!!


“SERT TABANA, YUMUŞAK TEPE”
ne güzel Söğüt ruhuna da yakışır!!


Söğütte, RTE mikrofona iyice sarılmış,duymayan kalmasın dercesine,ortalığı çınlatıyor,

" MİLLİYETÇİLİK KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİR!!
"

İlk alkış MHP’lilerden ve Muhsin Yazıcıoğlundan geldi!!

Neredeyse Vatan seninle gurur duyuyor diye bağıracaklardı, AKP’liler erken davranıp “TÜRK’İ-YE” SENİNLE GURU DUYUYORUZ, DİYE BAĞIRMASALARDI!!

Bu Yönetim MHP’nin başından gidene kadar, MHP’li olmaktan kendi kendimi azlettim.

MHP misyonunu ve ruhun karşısında değilim ama bu yönetimin ve bu taviz’kar, tutum’ki. İhanetle eşdeğerdir. Bu yönetim MHP’nin başından gidene kadar karşılarında olacağım!!

Tarih kendi çizgilerini kendisi çekiyor.

Tarih kendi çizgilerini kendisi çekiyor.


Şimdi tek düşündüğüm. TÜRK milleti bu kumpastan nasıl kurtulur

Ne demişti “Ümit ÖZDAĞ”

"umarım MHP bu ekiple meclise girmez, ülkenin başına geleceklerden sorumlu olmaz! Çünkü bu ekip, BOP planının bir parçasıdır"

demişti!

Evet tahmin doğru çıktı!!

Bu ekip BOP planının bir parçası.

Haber kaynak:

08 Eylül 2007

Yeniçağ Gazetesi

Arıları Yahudiler katletti!
Arıların esrarengiz şekilde yok olmalarını araştıran uzmanlar, şok bir gerçekle karşılaştı. Yaşamın devamı için şart olan arıların, İsrail’den yayılan bir virüsle telef olduğu ortaya çıktı...

ABD arılarını İsrail virüsü yoketti
ABD’de arıların toplu olarak gizemli bir şekilde ortadan kayboluşuna, 2004’de İsrail’de keşfedilen bir virüsün neden olduğu düşünülüyor

Amerikalı araştırmacılar arıların  esrarengiz bir şekilde neden yok olduklarının sebeplerini bulmaya çalışıyor. Arıların toplu olarak ortadan kayboluşlarına 2004’de İsrail’de keşfedilen bir virüsün neden olduğu düşünülüyor. Columbia Üniversitesi İmmünoloji Merkezi Direktörü Ian Lipkin, araştırmacıların IAPV adı verilen bir virüsün, bu olayın potansiyel nedeni olabileceğini düşündüklerini belirtti. Araştırmacılar, IAPV virüsünün, bu afete maruz kalan hemen hemen tüm kovanlardan gelen örneklerdeki tek mikro organizma olduğunu vurguladılar. Lipkin, “Bir sonraki adımımız, bu virüsün, kovanların boşalmasının teknedeni mi, yoksa mikrop, zehir veya  böcek öldürücüler nedeniyle ortaya çıkan zayıf beslenme gibi diğer faktörlerle bir bağlantısı olup olmadığını saptamak”dedi.

Einstein ne demişti?
Albert Einstein, “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz” demişti.

  başadön